Kumru ÇılgınBy Kumru Çılgın|6 Minutes

Sizleri, kadınların kent yönetimindeki; karar alma mekanizmalarındaki; plan, proje ve uygulama aşamalarındaki ya da bir kentli olarak yaşam alanları üzerindeki söz sahipliliğini düşünmeye davet ediyorum… Türkiye’de kaç kadın belediye başkanı ya da muhtar var/dı? Belediye meclis üyelerindeki kadın-erkek oranı dengeli mi/ydi? Son yerel seçimlerde kaç kadın belediye başkanlığına aday gösterildi? Ünlü mimar ve plancılar arasında öne çıkan, ismini hatırladığımız kadınlar var mı? Kadınların sözleri, politikaları, çözüm önerileri ne kadar karşılık buluyor? Bugün kentlerin neredeyse tamamen eril mekânlara dönüşmüş olduğu dikkatimizi çekiyor mu? Mekânsal düzenlemelerde toplumsal cinsiyet eşitliği politikalarının göz önünde bulundurulmadığı, toplumsal cinsiyet perspektifiyle kararlar alınmadığı gerçeğinin farkında mıyız? Bu soruları elbette artırmak mümkün; ancak bu kadarına dahi vereceğimiz cevapların, birazdan açacağım tartışmayı başka bir gözle yorumlamamızı sağlayacağına inanıyorum.

Dünyanın gelişmiş coğrafyalarında başlayan ve sermayenin kentsel arazi üzerinden birikimine işaret eden “neoliberalizmin kentleşmesi” [i] süreci, günümüzde gelişmekte olan ülkeler için bir yandan modernleşme rüyası, bir yandan da kalkınma koşulu olarak görülüyor. Sınıf ve toplumsal cinsiyet perspektifinden bakıldığında ise modernleşme rüyasının nereye denk düştüğünü ayrıca düşünmek gerek..

Küresel Güney’de [ii] yaygın olarak gözlemlenebildiği üzere, neoliberal politikalar sınıfa ve toplumsal cinsiyete dayalı ikilikler üzerinden yürütülüyor; ki aynı tespitin Türkiye’nin neoliberal kentleşme süreçleri için de geçerli olduğu kolaylıkla söylenebilir.

Feministler, neoliberal kentleşme süreciyle gündeme alınan politikaları eşitsiz ataerkil ilişkiler üzerinden geliştirildikleri ve cinsiyet yanlı oldukları için eleştirirler; oysa BM HABITAT, giderek artan kentleşmeyi ve kentsel yoksulluk sorununu “barınma güvencesi”, “iyi kent yönetimi” gibi kampanyalar üzerinden ele alırken, örneğin kentsel dönüşüm projelerinin başlatılması ve sürdürülmesi sürecinde ortaya çıkabilecek risklerin “toplumsal cinsiyet eşitliği politikaları”yla giderilebileceğini de iddia eder [iii].

Diğer yandan bugün Türkiye’nin farklı yerellerindeki birçok yoksul kent merkezinde süregiden kentsel dönüşüm projesiyle, projelerin sahibi konumundaki başat aktör TOKİ’nin ise, özellikle kadınları ve çocukları olumsuz etkileyen yoksulluk sorunlarıyla mücadele edildiği ve bu mücadeleyle sosyal konut üretildiği beyanında bulunduğunu biliyoruz [iv]. Ancak ne bu beyanın, ne de uygulamaların toplumsal cinsiyet eşitliği politikalarıyla uzaktan yakından alakası olmadığı gibi, inandırıcılığı da kalmamıştır. Hele ki yoksulluğu ortadan kaldıran değil, yoksulluğun yer değiştirmesi sonucuyla noktalanan süreçlere şahitlik ederken…

Bu sebeple kuramcıların, kentsel alanda toplumsal cinsiyet politikaları üzerine çalışırken, kadınların sosyo-mekânsal coğrafyalarını yeniden hayal etmeyi gerekli bulan görüşleri, bu hayali kimin kuracağı noktasında önem kazanıyor. Halihazırda tüm mekânsal politikaları üreten, karar alıcı rolleri üstlenen, söz sahibi kurumların önemli pozisyonlarında bulunan erkekler mi; yoksa öznenin kendisi kadınlar mı?

Kent çalışmalarında gündelik hayat pratiklerini incelerken mekân, alan ve/veya sosyo-mekânsal gibi kavramlar kullanıyoruz. Bu kullanım biçimi toplumsal cinsiyet eşitliği yaklaşımını esas aldığında, yeni bir bakış açısıyla, kadın dostu kent politikalarına ilişkin algıyı geliştirmeye olanak tanır. Bununla, Henri Lefebvre’in yaptığı gibi, kent hakkı, aidiyetlik, kimlik çerçevesinde ilişki kurabildiğimizde ise, kentsel dönüşüm projelerinin “yoksullukla mücadele” hedefi örneğinde olduğu gibi tartışmayı tek bir odağa çekmek yerine, toplumsal cinsiyet eşitliği ve barınma hakkını birlikte düşünmek ve dikkate almak gerektiği bir defa daha kendini hatırlatır.

Buradan çıkarımla ve Türkiye’de birçok meslek alanının hala farklı cinslerin ve cinsiyet kimliğine sahip bireylerin kenti ve mekânı tecrübe edişlerini dikkate alacak ve ihtiyaçlarını karşılayabilecek kuramsal ve teknik donanıma henüz sahip olmadığı gerçeğinden hareketle, kentsel planlama gibi mekânın organizasyonu ve üretimi üzerine çalışan çeşitli disiplinlerin tartışma eksenlerini hem akademik hayatta, hem de uygulama alanında toplumsal cinsiyet perspektifiyle geliştirmesi gerektiğini son söz olarak vurgulamak yerinde olacaktır.


[i] Smith, N. (2002). Cities After Neoliberalism? (http://neil-smith.net/wp-content/uploads/2011/06/Neil.Smith_.AfterNeoliberalism.pdf, 23.03.2019)

[ii] Afrika, Latin Amerika veya Asya’dakiler gibi güney yarımkürede yer alan ve gelişmekte olan ülkelerden bahsedilirken kullanılan kavram. “Gelişen dünya” şeklinde de tanımlanır. Genel olarak bu ülkelerde yaşanmakta olan, yaşam standardı, ortalama yaşam ömrü, kaynaklara erişim gibi büyük eşitsizlikler üzerinden sömürgeciliğe, neo-emperyalizme ve farklı ekonomik ve sosyal değişimlere referans verir.

[iii] Hatiboğlu Eren, B. (2015). Barınma Hakkı ve Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Tartışmalarını Kentsel Dönüşüm Projelerinin Yoksullukla Mücadele Amacı Çerçevesinde Ele Almak. İçinde VII. Sosyal İnsan Hakları Uluslararası Sempozyumu Bildiri Kitabı,(s. 347-363). Ankara: Sosyal Güvenlik Denetmenleri Derneği Yayını.

[iv] TOKİ. (2011). Geleceğin Türkiye’sini İnşa Ediyoruz: TOKİ Kurum Profili 2010- 2011. Ankara: T.C. Toplu Konut İdaresi Başkanlığı.