“We were all on this ship in the sixties, our generation, a ship going to discover the New World. And the Beatles were in the crow’s nest of that ship.” John Lennon
“Altmışlı yıllarda hepimiz bu gemideydik, bizim kuşağımız, Yeni Dünya’yı keşfedecek bu gemiydi. Beatles o geminin karga yuvasındaydı.” John Lennon

En gösterişli direk başında avlarını ve olası tehlikeleri görerek erkenden uyaran gözcülerin küçük barınağının lakabı olan ‘karga yuvası’, kuşağının felsefesini oluşturmuş Beatles’ın kimliğini en iyi şekilde tanımlayan bir benzetme. Kimliklerin, sadece yaş grupları ile farklılaştığı bu dönemden başka tür bir farklılaşmayı yaşıyoruz şimdilerde. Bireyselliğinin temsiliyeti ile şekillendirdiği sosyal medya profillerini, ait olduğu grubu bulmak için ‘karga yuvası’na çeviren kuşağın dünyasındayız artık. Seyr-ü seferinde keşfedilmiş olanı başka bir gözle tekrar keşfederken yaşamı politik sınırların ötesinde algılamaya gönüllü bir neslin zamanı tanıklık ettiğimiz.

Geçmişle olan bağımızın geleceğe el verdiği kendi kuşağımızdan her iki zamansallığa dair karşılaştırmalarımız, süreci doğrudan yaşayan bizi bile hayrete düşürebiliyor. Hayatı kavrayışımızdaki detaylar farklılaşırken, çoğu zaman yetişemediğimiz yeni nesil sürümlerimizi kendi zamanının dışındaki bir karşılaştırma ile eleştirmek ise değişime karşı gösterdiğimiz değişmeyen tek davranış biçimimiz belki de. Hâlbuki küçülen dünyanın büyüyerek çeşitlenen habitatlarında yeni kuşağın temsilcilerini birbiri ile kıyaslamak dahi tartışılır bir konu iken, kuşaklar arası karşılaştırmalar oldukça zorlayıcı.

Kimliklerin giderek çeşitlendiği dünyada, ait olduğumuz kuşağı bir kimlik gibi taşıyor muyuz üzerimizde? Doğduğumuz yıl geçmişe, bugüne ve geleceğe bakışımızı belirliyor mu? Bugünü, şu anı paylaşanlar olarak yüzümüzü nereye dönüyoruz? Örneğin, doğum yılları geçen yüzyılın son çeyreğinden önce olan bazılarımız için geçmiş hep bir deniz feneri gibi. Belki artık terkedilmiş, ışığı giderek soluklaşmış ama bir zamanlar yolumuzu aydınlatmıştı. Geçmiş günleri özleyerek bugünü yaşıyoruz, gelecek ise bizim için hep karanlık bir deniz.

Ama aynı kuşaktan olsa da bugünü yaşamayı, o gemide hep yol almayı arzu edenlerimiz de var. Geçmişte biriktirdiğimiz tecrübelerimizin, zamanla güçlenen sezgilerimizin bugün ve gelecekte de işimize yarayacağını düşünüyoruz. Bedenimiz ve zihnimiz hiç eskimemeli. Hep yeniyi bulmalı, hep yeniden beslenmeliyiz.

Bazılarımız için ise artık çok geç, gelecekte bir yerimiz olmayacak, iyisi mi karaya çekilmeli. Anlam veremediğimiz bu yeni dünyayı renkli ekranların verdiği kadarıyla izlemek dışında yapabileceğimiz bir şey yok.

Bu dünyadaki varlığı henüz birkaç on yıllık olanlarımızın ise geçmiş, bugün, gelecek ile kurduğu ilişki daha farklı. Geçmiş henüz bizden çok uzakta değil ve gelecek de çok yakınımızda. Biz tam da bugünün insanıyız. Sokakta oynayan son çocuk, imleci ekranda yakalayan ilk çocuk biziz. Ama nereye gidiyoruz? Dünya nasıl bu kadar değişti ve çocukluğumuzun o güvenli dünyası ne çabuk güvencesiz, geleceği belirsiz bir dünyaya dönüştü. Edindiğimiz beceriler hiçbir zaman yeterli değil. Yerimizi korumak istiyorsak, Carroll’un satranç tahtasında, piyonluğa razı ama kraliçe de olmak isteyen Alice gibi delicesine koşmamız bekleniyor;

“Alice, daha sonraları bunu düşündüğünde, nasıl olup da koşmaya başladıklarını bir türlü anlayamamıştı… En tuhaf olanı da ağaçların ve etraflarındaki diğer şeylerin yerlerini hiç değiştirmemesiydi; ne kadar hızlı giderlerse gitsinler, sanki hiçbir şeyi geçmiyor gibiydiler…
“Tabii ki öyle,” dedi Kraliçe “başka ne bekliyordun ki?” “Ee, şey, bizim ülkemizde,” dedi Alice, “bizim yaptığımız gibi bir süre çok hızlı koşarsanız… genellikle bir yere varırsınız.”
“Sizinki ağır bir ülkeymiş!” dedi Kraliçe. “Şimdi, gördüğün gibi burada, var gücünle koştuğunda ancak olduğun yerde kalırsın. Bir yerlere varmak istiyorsan, en azından şu an koştuğunun iki katı koşmalısın!”

Bazılarımız bu bitmeyen koşunun içinde bir yerlere varmayı, geleceği hemen yakalamayı istiyor. Ama bazılarımız ya koşuya hiç katılmadı ya da Alice gibi sonradan vazgeçti. Kraliçe “Bir yerlere varmak istiyorsan, en azından şu an koştuğunun iki katı koşmalısın!” dediğinde “Denemeyeyim lütfen!” dedi Alice. “Burada kalmaktan oldukça hoşnudum…”

Geçmişi henüz yirmi yıl ya da daha az olanlara gelince… Önceki kuşaklar onlardan çekiniyor. Belki de dünya hiçbir zaman eski kuşağın elinden böyle kayıp gitmemişti. Yeni olan bu kadar hızlı eskimemiş, öngörülebilir olan bu kadar hızlı saf dışı kalmamıştı. Bundan sonraki kuşakların nasıl tüketecekleri, nasıl eğitilecekleri, kime oy vereceklerinin belirsiz olması iş ve politika dünyasını rahatsız ederken, onlara atfedilen özelliklerin bu kadar fazla olması da yeni kuşakları rahatsız ediyor.

Kuşaklara isim verilmesi savaş sonrasında hızla artan doğumlarla başladı. “Boomer” lardan sonra gelen kuşağa “ X” denilmesi, Douglas Coupland’ın yirmili yaşlarında yazdığı romanında kendi kuşağından “tanımlanamayan” manasında “X Kuşağı” olarak söz etmesi ile yaygınlaştı. Sonrasında sadece gelecek kuşaklara değil, geçmiş kuşaklara da -örneğin Sessiz Kuşak- isim verildi. “X” den sonra “Y” ve “Z” ile devam eden kuşak isimlerinde başa dönülerek, aynı alfabenin ilk harfi olan Alfa’nın kullanılması belki de yeni bir başlangıca olan ihtiyacı göstermekte. Hatta bu başlangıcın nasıl olacağı şimdiden öngörülmeye çalışıyor; Z Kuşağına iklim krizinin aşılması ve ruhsal dünyamızın zenginleştirilmesi yükü verilirken, sonraki kuşaklara yeni bir dünyayı, çoklu gerçeklik alanını kuracak olanlar gözüyle bakılıyor.

Dünyadaki, toplumdaki değişimi tek başına kuşaklar üzerinden anlamaya çalışmanın eksik olacağı kuşkusuz. Yine de kuşaklar konusu her tür tartışmada önemli bir yere sahip. Toplumdaki güç ilişkilerini, ekonomik sistemin tarihsel döngülerini dikkate aldığımızda veya teknolojik gelişmeyi merkeze koyduğumuzda, ya da biyopolitika, ekoloji ve iklim konularına odaklandığımızda kuşakların konuya dâhil olması çok farklı biçimde olabiliyor.

Spektrum dergisinin 7. sayısında kuşaklar konusuna farklı pencerelerden bakmayı hedefledik. Bu sayıya birçok disiplinden değerli katkılar oldu. Psikoloji alanında kuşakları kuramsal tartışmalar ışığında ele alan ve kuşak araştırmaları çerçevesinden birbirleriyle ilişkilerini tartışan yazılarla başladık. Ardından gençlik çalışmalarından yol çıkarak kuşak tanımlarına eleştirel bakışların sunulduğu, kuşak içinde benzerliklerden çok farklılıklara odaklanmayı öneren, kuşak konusunun iş yaşamındaki yansımalarını toplumsal cinsiyeti de dâhil ederek ele alan, kuşaklararası kopuşun nasıl engellenebileceğine dair öneriler getiren katkılar oldu.

İklim krizi ve çevre konusunda aynı platformda çalışan ama farklı kuşaklardan yazarlar kendilerini anlattılar ve gezegenimize dair ortak sorumluluklarımızı bir kez daha hatırlattılar. Çocukların ve gençlerin haklarından başlayarak, seslerini duyuramayan herkesi dâhil edecek bir yaşam önerisi ile devam ettik. Ardından, yeni kuşakların okuma ile ilişkisine, onların hayal dünyasına kitap yazarı olarak katkı vermenin önemine dair bir yazımız yer aldı. Yeni ebeveynlerin kendi ebeveynleri ve çocuklarıyla kurduğu ilişkinin anlatıldığı yazı geleceğin yetişkinlerine dair ipuçları verdi. Sonrasında, çocukluk deneyimine, çocuğun mekânla ilişkisine dair düşündük ve sanal dünyalarını eleştirmeden önce somut dünyada onlara ne sunduğumuza dair soru işaretlerimiz oldu.

Geleceğin çoklu gerçeklik dünyasında inşa edilecek yeni sosyalleşmelerin yer ve zaman kavramlarını nasıl değiştireceği tartışmaları bizi düşündürdü. Ardından Z Kuşağının sesini dinledik; dijital ortamların kullanılma biçimi üzerinden kuşaklara dair düşüncelerden etkilendik. Sonrasında ‘’İkiz Dijital Dünya” kavramını ele alan yazıda gerçek ve sanal mekân birlikteliği için nasıl bir “ara yüz” olması gerektiğine dair yeni sorularla karşılaştık.

Kuşak tartışmasının eğitim alanındaki yansımalarını mimarlık eğitimi bakımından ele alan iki yazıya yer verdik. Kuşaklar arası bilgi ve tecrübe aktarmanın bir yolu olan hikâye anlatımının, teknoloji kullanılması sayesinde tasarım odaklı düşünmeyi geliştirebileceğini gördük. Ardından MSGSÜ Mimarlık Bölümü Yapı Derslerinin 1980’lerden itibaren nasıl değiştiğini anlatan yazı, değişen kuşaklara, eğitimcilere, teknolojinin rolüne, eğitimde aynı mekânda birlikte olmaya dair bizi yeniden düşündürdü.

Spektrum dergisinin bu sayısında çok değerli düşüncelerini bizlerle ve okurlarımızla paylaşmayı kabul eden tüm yazarlarımıza teşekkür ediyoruz. Umarız yeni sayılarda yeni sorularla, yeni düşüncelerle tekrar birlikte oluruz.

Lennon’un altmışlı yıllarda bahsettiği gemi hala yol alıyor. Bu kez hepimiz içindeyiz. “Karga yuvası”nda kimin olacağını tartışmak yerine, gemide nasıl bir yaşam süreceğimize karar vermek daha önemli. O zaman belki gelecek kuşakların direk başında olmalarından gurur duyacağız, onların seslerine alışacağız. Gelecekte bu gemide var olmak istiyorsak biz de sorumluluk alacağız. Dalgalı, bazen fırtınalı denizde yol alırken denizin yeryüzü olduğunu, geleceğin burada birlikte kurulacağını anlayacağız. Gemimize yeni bir yön veren taptaze rüzgârları belki böyle yakalayacağız.


Kaynaklar

[i] Carroll, L. (2013) Alice Harikalar Diyarında ve Aynadan İçeri, (çev. Kıymet Erzincan Kına), İthaki Yayınları.

[ii] Coupland, D. (1998) Generation X: Tales for an Accelerated Culture, Abacus Books.