Tekrarlayan mekân tipolojileri, estetik olarak kurgulanmış kamusal mekânlar ve sosyal medya ile iç içe geçen kullanım biçimleri, şehri yalnızca yaşanan bir yer olmaktan çıkarıp izlenen ve sergilenen bir dekora dönüştürüyor. Bu durum, kurgulanmış bir film sahnesini andırıyor: benzer evler, benzer kafeler, kimi zaman karmaşık kimi zaman düzenli sokaklar… Gündelik hayat bu tekrarın içinde akıp giderken nerede oturulacağı, ne yenileceği ya da hangi sokaktan geçileceği çoğu zaman kişisel bir tercih gibi görünse de gerçekte sınırlı seçenekler içinde şekilleniyor. Seçeneklerin çoğalması ve hayatı kolaylaştıran aracılar, her zaman özgürleşme anlamına gelmeyebiliyor. Bazen tam tersine, benzer seçeneklerin sürekliliği, tercihlerimizin dışında işleyen bir döngü üretiyor. İstanbul gibi yoğun ve katmanlı bir şehirde daha görünür hâle gelen bu durum, bireyin kendi gündelik yaşamında edilgen bir figür gibi konumlanmasına yol açabiliyor.
Sosyal medyanın bu sürece eklenmesiyle birlikte mekân, yalnızca kullanılan değil, aynı zamanda ‘gösterilen’ bir şeye dönüşüyor. Bir yerde bulunmak, giderek o yerde bulunmanın görüntüsünü üretmekle birlikte ilerliyor. Bu durum yalnızca bireysel bir yabancılaşmaya değil; modern yaşamın giderek bir ‘gösteri’ye dönüşmesine de işaret ediyor.

Guy Debord’un Gösteri Toplumu (1967) kitabı bu noktada önemli bir kuramsal çerçeve sunuyor. Debord, modern yaşamda doğrudan deneyimlenen şeylerin yerini temsillerin aldığını vurgular. Gündelik deneyimler içinde de bu durum giderek daha fazla görünür hâle geliyor. Yeni bir yeri deneyimlemek amacıyla gidilen mekânlarda, günün sonunda çoğu zaman benzer ve standartlaşmış bir hisle karşılaşılması bu dönüşümün izlerini taşıyor. Farklı bir ‘şey’ görme arzusu sürerken, deneyimlenen mekânların giderek temsil düzeyinde birbirine yaklaştığı görülüyor. Sosyal medyanın etkisiyle bu mekânlar, birbirinin zayıf kopyaları gibi çoğalıyor; paylaşıldıkça benzer imgeler yeniden üretiliyor ve bu süreç döngüsel bir hâl alıyor. Böylece yaşananlar bir ‘an’ olmaktan çıkarak ‘gösteri’nin parçasına dönüşüyor. Bu çerçevede birey, yalnızca yaşayan değil, aynı zamanda izleyen ve izlenen bir konuma yerleşiyor.

Bu düşünsel bağlam içinde Truman Show’u yeniden izlemek, konunun daha somut bir karşılığını kurmayı sağlıyor. Truman Show (1998) filminde ana karakter Truman’ın yaşadığı dünya ve hayat, doğumundan itibaren bütünüyle kurgulanmıştır. Truman, bu kurgunun farkında olmadan, gerçek bir gökyüzü göremeden yıllarca bu düzen içinde yaşamaya devam eder ve gündelik hayatını doğal bir akış içinde sürdürdüğünü düşünür. Ta ki bir gün bazı şeylerin tekrarladığını, yaşadığı her günün birbirine benzediğini fark edene kadar…
Bu kült film ilk izlendiğinde etkileyici olan şey, çoğu zaman senaryo fikrinin özgünlüğü ve yapay düzene yönelttiği eleştiridir. Yeniden izlendiğinde ise film, bugünün kent yaşamına dair daha güçlü bir okuma imkânı sunar. Günümüzde yaşadığımız kentler elbette Truman’ın yaşadığı gibi kapalı sistemler değildir. Ancak tekrar eden mekânlar ve birçok kişinin gündelik hayatında ortaklaşan benzer yaşam pratikleri, yaşantılarımızı önceden yazılmış bir senaryoya yaklaşan bir düzene dönüştürebiliyor. Bambaşka bir dünyada yaşıyor olsak da, zamanla Truman’a benzer biçimde kurgulanmış tekrarların içinde yer alma ve bu düzeni çoğu zaman fark etmeme ihtimali dikkat çekici hâle geliyor.

Ardından yakın zamanda, mümkün mertebe gökyüzünün gizlendiği, gerçek bir İstanbul distopyasını ele alan Son Çıkış (2018) filmi bu konuya farklı bir açıdan bakmayı mümkün kılıyor. Film, bir mimarlık ofisinde çalışan Tahsin’in, şehirdeki tekdüze hayatını bırakıp güneye gitme kararıyla başlar. Ancak Tahsin, düşündüğü kadar kolay bir şekilde İstanbul’dan ayrılamaz. Günlük aksaklıklar, ekonomik sıkıntılar ve şehir içindeki karmaşa, bu basit görünen kaçışı sürekli erteler.
Bu anlatıda öne çıkan nokta, Truman’ın yaşadığı hayatın aksine, şehrin yalnızca bir arka plan olarak kalmaması; hareketi yönlendiren aktif bir bileşen gibi işlemesidir. Tahsin’in deneyiminde olduğu gibi, gündelik kent yaşamında bireyler de yer yer kendi kararlarının dışında gelişen olayların, kalabalığın ve kaosun parçası hâline gelir. Bir yere gitmek, bir plan yapmak ya da bir rutini kırmak, kişisel kararlardan çok mevcut koşullarla belirlenir. Böylece tercihler, tercih olmaktan çıkarak zorunluluğa yaklaşır ve kent, yalnızca bir araç değil, hayatı yönlendiren bir etken hâline gelir.

Bu noktada dikkat çekici olan, Tahsin’in standartlaşmış beyaz yakalı yaşamını bırakma kararının anlatıdaki dönüştürücü gücüdür. Bunun gerçekten bir anda alınmış bir karar olup olmadığı tartışmalı olsa da Tahsin karakteri, günümüz kentli bireyinin sıkışmışlığını güçlü biçimde temsil eder. Sıradan bir yaşamın ürettiği psikolojik yük, iç bunaltısı ve ‘bir şey yapma’ ihtiyacı, filmde tanıdık ve gerçekçi bir duygu olarak karşılık bulur.
Belki de bu nedenle, yalnızca bu düzen üzerine düşünmek yerine, Tahsin ya da Truman karakterleri gibi harekete geçme ihtimali de önem kazanıyor. Benzer düzenlerin değişimi, farklı bir ‘şey’ arayışı ve yeni deneyimler için aksiyon almak… Sonuç ise belirsizdir. Ya Truman gibi bu düzenden çıkmak ve kurtulmak mümkün olur ya da Tahsin gibi alınan riskli kararların sonuçlarıyla yüzleşmek gerekir.
Referanslar.
SuperSummary. (n.d.). The society of the Spectacle. https://www.supersummary.com/the-society-of-the-spectacle/summary/
Wikipedia contributors. (n.d.). The Society of the Spectacle. Wikipedia. https://en.wikipedia.org/wiki/The_Society_of_the_Spectacle
Begüm Kakı. (2018). "Günümüz İstanbul’unda Bir Distopya". Artful Living. https://www.artfulliving.com.tr/kultur-ve-yasam/gunumuz-istanbulunda-bir-distopya-i-17306
Zeynep Deniz Erol, 2003 yılında Bursa’da doğdu. 2022 yılında Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Mimarlık bölümünde lisans eğitimine başladı. Aynı zamanda sinemaya olan özel ilgisi sebebiyle senaryo yazarlığı üzerine eğitim aldı. Lisans eğitimine devam ederken mimarlık ve tasarım dünyası üzerine aktif olarak içerik üreticiliği yapıyor.

