Ezgi OrhanBy Ezgi Orhan|8 Minutes

Antik Yunan ve Roma dönemlerinde açık toplumsal ilişkilerin kurulmasında ticaretin güçlü bir rolü vardı. Kent-devletleri arasındaki ticari ilişkilerde su taşımacılığının yoğunlaşması liman kentlerinin önemini artırmış, deniz egemenliği üzerinde bir imparatorluk kurulmuştu. Antik toplum, Ege Denizi çevresindeki bu zengin liman kentlerini etkileyen depremleri ve beraberinde meydana gelen tsunamileri birarada gözlemlemiş ve her iki duruma da yol açan bir mitolojik güç betimlemişti; Poseidon. Antik Yunan mitolojisinde, denizlerin, fırtınaların, depremlerin ve atların tanrısı Poseidon denizin derinliklerindeki sarayında yaşar. Üç çatallı asasını yeryüzüne vurduğunda denizler kabarır, yer sarsılır. Roma mitolojisinde Poseidon’la eş tutulmuş Neptün ise Roma’nın akarsu tanrısıdır ve kentin önemli meydanları Neptün çeşmeleriyle donatılmıştır [i]. Kardeşleri Jüpiter ve Plüton ile Neptün, yer üstüne, yer altına ve öteki dünyaya hükmeder ve yer sarsıntıları ile taşkınlar Neptün’ün ilahi uyarısı olarak insanlara iletilir.

Antik dünyanın her iki afeti de yüklediği bu mitolojik figüründen hareketle, bu yazı suyun ve karanın yeniden bütünleştiği bir yaklaşımı tasvir ediyor.

1999 Depremleri’nin sarsıcı etkilerinden bu yana, ülkemiz afet politikalarının odağını depremler oluşturmakta. Özellikle, 1999 sonrası yürürlüğe giren mevzuatın temel hedefi afet riskleri olmakla birlikte, deprem etrafında şekillenen yasal düzenlemeler, uygulamalar ve politikalar oldukça baskın durumdadır. Başta kentsel dönüşüm olmak üzere çeşitli planlama araçları ile kentsel düzenlemeler hayata geçirilerek, yapılan uygulamalarla deprem riskinin yıkıcı etkisi azaltılmaya çalışılmakta. 1999’dan bu yana kentsel riskleri azaltmak için ortaya konmuş çabaların kapsamını, yeterliliğini veya etkinliğini tartışmak yerine, bu yazı afet planlamasına bakış açımızı değiştirecek bir soruyu ortaya koymayı hedefliyor: Deprem odağında kalmış afet politikalarını kendi alanından çıkarıp genişletilmiş bir çerçeveye yerleştirmek mümkün müdür? Konunun öznesi yeniden tanımlandığında, kentsel risklerin azaltımına dair politikalar farklı boyutlarıyla düşünülebilir, farklı düzeylerdeki politikaların bütünleşmesi de sağlanabilir.

Anlık oluşan ve yıkıcı sonuçları doğrudan görülen deprem risklerine müdahale edebilmek kadar, kuraklık, seller, taşkınlar gibi iklim temelli ve zamana yayılan krizlerin yanı sıra salgın hastalıklar gibi sınır aşırı krizlerin etkileriyle baş edebilmenin de önemini kavradığımız bir dönemdeyiz. Özellikle, içinden geçtiğimiz süreç, çoklu tehlikeleri bir arada deneyimlediğimiz kentlerimizde afetlerin toplumsal, ekonomik, politik, psikolojik ve fiziksel sonuçlarının daha da yıkıcı olduğunu gösteriyor. Toplumsal işleyişin afetler nedeniyle kesilmesini engellemek için kent düzeyinde hazırlanan planlar, bölgesel politika dokümanları, ulusal strateji belgeleri gibi çok katmanlı bir karar alma yapısı bulunmakta. 20 yılı aşkın süredir, master planlar, sakınım planları, eylem planları gibi kapsamlı müdahaleleri içeren ve başlı başına deprem odağında hazırlanan plan ve politika belgelerinin deprem risklerini azaltmadaki katkısı yadsınamaz. Ancak, ülkemiz kentlerinin çoklu tehlike türlerine maruz kaldığı ve kalacağı göz önüne alındığında, her bir tehlike için ayrı birer politika belgesi üretmenin anlamlı olmayacağı açıktır. Kentlerin karşı karşıya kaldıkları afet risklerini bütünleşik bir perspektifle görebilmek gerekir. Ne tek başına deprem ne seller ne de salgın hastalıklar tekil kentsel müdahalelerle çözüm üretilecek konulardır. Tam da bu nedenle, tek bir tehlike türüne odaklanmak yerine farklı afet risklerini birarada gözeten sistemli kentsel müdahalelere ve bunları düzenleyen kent planlarına ihtiyaç vardır.

Farklı tehlike türleri için tek tek hazırlanan strateji belgeleri arasında çelişen alanlar, soyut söylemler, çakışan yetkiler veya tanımsız görevler nedeniyle giderek muğlaklaşan ve yoruma açık kaldığından uygulamaya dönemeyen kararların kentsel planlama içinde sistematize edilmesi mümkündür. Burada önemli olan, yere özgü hazırlanan mekânsal planların sakınım ilkelerini benimsemesidir. Kenti ilgilendiren her plan kararının (üst ölçekli stratejik kararlar ya da doğrudan uygulamaya geçecek alt ölçekli kararlar) afet risklerini nasıl etkileyeceği öngörülebilmelidir; plan kararları kentsel riskleri azaltabildiği gibi kentsel kırılganlıkları da besleyebilir. Bölgesel gelişme kararlarından imar revizyonlarına kadar geniş bir yelpaze kırılganlık yaratan etkenlere dönüşebilir. Bu yüzden, her ölçekteki mekansal planlarda afet risklerinden sakınım hedeflenmeli ve bu hedefle çelişen kararlar önerilmemelidir. Mekânsal planlar bir kentin gündelik yaşantısını biçimlendirirken, risklere müdahale etmede söylem düzeyinde kalmayan ve uygulamaya izin veren bir geçiş alanı sunabilir [ii]. Ulusal ölçekli belgelerin inemediği detaylara bakabilir veya belli bir tehlikeye dair üretilmiş planların fiziki kayıpla sınırlı kapsamının ötesine geçilebilir; böylece, kentin tüm bileşenleri, ekonomik, sosyal, teknik ve fiziki yapısı ve kırılganlıkları bir bütün olarak görülebilir. Yetkili merkezi kurumlar ve yerel yönetimler tarafından aynı amaçla ancak farklı kapsam veya yaklaşımlarla oluşturulmuş belgelerin sadeleştirilmiş bir kararlar dizisine dönüşmesi için aslolan planlama kademesi içinde birbirini bağlayan ve yere özgü çözümler üreten mekânsal planlardır. Kentin gelişimini yönlendiren mekânsal planlarla bütünleştirilmiş kapsamlı bir afet yaklaşımı, bağımsız strateji belgeleri üretilmesine ihtiyaç bırakmayacaktır. Hatta, bu planlar üzerinden kurgulanacak bir risk yönetimi yaklaşımında reaktif ve tepeden inmeci ‘toplum için planlama’ anlayışının yerine çok aktörlü ve proaktif bir ‘toplumla birlikte planlama’ anlayışı getirilebilir. Böylelikle her kent, kendi mekân üretim pratiği içinde farklı afet risklerine özgün araçlar geliştirebilir, kalkınma önceliklerinin parçası haline getirebilir, kararların nasıl uygulandığını denetleyebilir.


Ezgi Orhan, Çankaya Üniversitesi’nde öğretim üyesidir. Orta Doğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) Şehir ve Bölge Planlama Bölümü’nden 2007 yılında lisans ve 2012 yılında doktora derecelerini almıştır. TÜBİTAK tarafından desteklenen doktora çalışmasını afet sonrası işyeri iyileşme süreci ve yer seçim kararları üzerine tamamlamıştır. 2018 yılında şehir planlama alanında doçent ünvanı almıştır. ODTÜ, Pamukkale Üniversitesi ve Çankaya Üniversitesi’nde akademik pozisyonlarda çalışmış, uluslararası ve ulusal araştırma projelerinde danışman, yürütücü ve araştırmacı olarak görev almıştır. Hollanda 4TU Federation bünyesindeki Dirençlilik Mühendisliği Merkezi’nin bursiyeridir. Afet yönetimi, işyeri coğrafyası ve risk azaltma politikaları üzerine uluslararası tanınmış dergilerde yayınları bulunmaktadır.


Notlar

[i] Neptün, Roma’da Fontana di Trevi’de ve Piazza Novana meydanındaki Fontana del Nettuno’de heykellerinin yer aldığı çeşmelerde görkemli biçimde betimlenir.

[ii] Detaylı bilgi için: Peker, E. ve Orhan, E. (2020) “İklim Krizi ve Deprem Riskleri Karşısında Kentler: Yerel Yönetimler Için Bütünleşik Politikalar”. İPM- Mercator Politika notu, İstanbul Politikalar Merkezi.